1 Haziran 2011 Çarşamba

" Vallah billah gerek kalmadı..."

 

Bireysel görüşme yaptığım bir öğrenciden bahsetmek istiyorum. Gerçek adını kullanmayacağım. Adı "Süleyman" olsun mesala. Süleyman ile bir süredir haftada bir gün bireysel görüşmeler gerçekleştiriyorduk. 8. sınıf öğrencisi. Nefes egzersizleri, öfke kontrol yöntemleri ve duygularını ifade edebilme becerileri içerikli çalışmalar yapıyorduk. Görüşmelerimizin birinde Süleyman ensesinde bulunan bir kızarıklığı göstermiş ve "buraya dokununca titremeye başlıyorum, bir keresinde de bayılmıştım" demişti.
Bunun üzerinde ben de nörolojik bir muayenenin iyi olabileceğini düşünüp "Süleyman babanı çağırıp seni bir doktora götürmesini isteyeceğim bu titreme ve bayılma durumunu daha iyi anlamak için" demiştim kendisine.

Aradan bir iki gün geçmemişti ki Süleyman heyecanla odama geldi. Dialoğu aynen aktarıyoum:

Süleyman (heyecanlı bir ses tonuyla): "Hocam hani bugun görüşmemiz var dı ya..."
Ben: " Evet Süleyman.."
Süleyman: " Hocam işte onu iptal edebilir miyiz...
Ben: " Olur Süleyman da hayırdır bir şey mi oldu..."
Süleyman: " Hocam ya çıkışta işim var ya anlarsınız ya..."
Ben: " Anlamadım Süleyman..."
Süleyman: " Hocam ya geçen gün çıkışta hoşlandığım kıza ondan ne kadar hoşlandığımı anlatabildim o da Süleyman ben aşktan meşktan anlamam ama seninle çıkabiliriz dedi"
Ben: " Hee anlıyorum Süleyman, çok iyi olmuş tamam başka zaman görüşürüz"

Süleyman sevdiceğine kalp şeklinde bir kolye almış ve bir de "sevdiğim kız" adında bir şiir yazmıştı:) Etik kaygılardan dolayı onları paylaşamıyorum ama duyguları son derece gerçek ve sevimliydi.

İçimden " bu yaşlar insanın en doğal belki de sevgilerinde en samimi olduğu zamanlar peki büyüdükçe sevgilerini göstermek için bu doğallıktan uzaklaşıyorlar mı yahu acaba" diye geçirdim o an.

Ve Süleyman odadan çıkmadan o bitirici cümleyi söyledi:)

"Hocam bir de hani siz beni doktora gönderecektiniz ya ben o kadar mutluyum ki vallah billah gerek kalmadı..."

Ne diyeyim, haklısın Süleyman... :)

Not 1: " tabiki gerekli yönlendirmeyi yaptım o ayrı konu ama yine de haklı işte Süleyman :) "
Not 2: " Bir iki gün sonra da Süleyman'ın fotoğrafını okulun duvarında gördüm. Sanırım resim ya da sınıf öğretmeni tarafından "ayın sanatçı öğrencisi" seçilmiş. Yerinde bir seçim olmuş :)







29 Mayıs 2011 Pazar

Günümüz Kent İnsanına Hitaben;


Masadaki Sükunet

Her şey o kadar hızlı ki... şehrin koşuşturmasındaki gün hızlı,
ayaküstü ve bilgisayar başındaki masaüstü sohbetler hızlı, akşam
yemekleri hızlı, değişen gündem hızlı, teknoloji hızlı...

Bütün bunları sindirmek, hissetmek, düşünmek ve dinginlik için ayrılan
süre de hızlı ve de ne yazık ki az. Çünkü bilinçaltımıza işlemeye
çalışan o reklamdaki gibi " koş yoksa düşersin" iyi de nereye
koşuyorduk biz? Hatırlayan var mı?  Sürekli koşuşturan ama nereye
ulaşmak istediğini çoktan unutmuş olan insanlar...
Masadaki sükuneti duyumsamayı özlemediniz mi?

Gün bitmiştir veya yeni başlamıştır. Usulca sandalyeni çeker ve masana
oturursun. Kendinle baş başasındır. Zihnin ve yüreğinle de. Akıp giden
zaman senindir. Kitabını açar okumaya başlarsın ya da defterine kendin
için birkaç satır karalarsın. Sadece kendi sesini duyar, kendi
harflerine bakarsın. Dününü , gününü , yaşamını kısaca bir gözden
geçirir ve sadece gülümsersin. Ruhunu dinler, dinginliğin ferahlatıcı
yeşilliğine uğrayıverirsin. Derin bir nefes alır bir kez daha
gülümsersin. Ne de çok zaman geçmiştir durgun sudaki yüzünün iz
düşümüne bakıp şaşırmayalı ve de ruhuna dokunmayalı.

Yaşamdaki bu sonsuz hızın seni senden uzaklaştırdığını, üretmenin
hazzından uzaklaşıp , tüketmenin zırhına büründüğünü kavrayıverirsin
masadaki sükunet hücrelerine temas ettikçe.
Çünkü düşmemek için koşuyorsundur oysa zaman zaman düşüp çimlerin
üstünde yuvarlanmak gerektiğini unutalı kaç zaman olmuştur.

Sükunet hücrelerine temas ettikçe anlarsın...
 (Not: Yukarıdaki fotoğraf iş yerimdeki odada tam masamın karşısında asılı duruyor. Baktıkça yeşiller arasında yürüyüş yaptığımı ve sükuneti düşünürüm.)

"Tak tak..."

Bu fotoğrafı sabah işe giderken bir ayakkabı dükkanında görüp, çektim. Seviyorum böyle düşünülmüş ve üretilmiş durumları. Zira özellikle sınavlarda gözetmen olarak görev alan meslektaşlarıma tavsiye edebilirim. Hangi sınavdı hatırlayamıyorum ama ben de girdiğim sınavların birinde topuklu ayakkabı sesinden sorulara odaklanmakta güçlük çekmiştim:)

24 Mayıs 2011 Salı

Çiceklerden Menekşe Mesala


Bizim evin çiceklerle olan ilişkisi üzerine yazasım geldi. Önceki evimizde (ki 16 yıl oturduk kendisinde) koskocaman sokakta sadece bir tane ağaç vardı. O canım ağaç da şehrimizin uyumuna gölge düşmesin denilerek kaldırıma dikilmişti. Fakat o inadına dallarını sokağa sokağa uzatarak büyüdü. Balkondan her baktığımda ona bakıp neyse dışarı baktığımda bir tane de olsa "yeşil" görebiliyorum derdim. Fakat maalesef biz o sokaktan taşınmadan bir iki yıl önce sevgili ağaç sokağın ortasına doğru büyüme eğilimi karşısında kesiliverdi. Pencereden bakıp de kesildiğini gördüğümde ne öfkelenmiştim ne söylenivermiştim ama. Ağaç kesildikten bir iki yıl sonra da o sokaktan taşındık.


Sonra yeni taşındığımız evde de arka bahçeden dalları bizim evin balkonuna kadar uzanan bir "vişne" ağacı vardı. Şehir de apartmanların arasında topraktan uzak büyümüş mesala bir salyangoz görünce hayretle inceleyen biri için balkona uzanan daldan vişne koparıp yemek eskimoların evlerinin önünde güneşlenebilmeleriyle eş değer. Bir gün annemle biraz abartıp bir iki kilo vişne toplamıştık hem de aşağı inmeden balkondan:) Sona noldu? O ağacı da bahçenin sahibi "amanın ağacın dalları binayı sardı komşular rahatsız olacak diye kesti" Rahatsız olmak mı? Yahu hayatımın en güzel anlarındandı o vişneleri toplayıp yemek. Üstelik aslında ağacı kesen sahibi bizim apartmana topladığınız kadar toplayın diyerek izin de vermişti :(


Fakat ben kendimi bildim bileli bizim evde çiceklere özel bir hassasiyet var. İlk adını duyduğum çicek "aşk merdiveni". Adını annemlerden duyup da çocuk aklıyla çiceği incelediğimde çok mantıklı bulup "hee bu tırtıklı yerleri merdivene benzetiyorlar aşk nerden geliyor bilemedim  ama ondan merdiven diyorlar demek kiiiiiii" demiştim.


Annemin özel uzmanlık alanı ise "menekşeler" Özenle saksılara eker, yapraklarını parlatır, mutfakta onları sergiler ve yapraklar çicek açtı mı şefkat ve gururla "bakın actı benim kızlarııım" der:) İş yerindeki odamı renklendirmek için annemin menekşelerinden birini istedim zevkle verdi. Odamın en güzel yerine koydum, annemin tarif ettiği gibi üstten değil saksının altından suladım. Bir iki hafta sonra "pembe" bir menekşe açıverdi. Sonra nolduysa pembe menekşe öldü. Ben sulamaya devam ettim. Bir süre sonra bir tane daha menekşe açtı. Ama bir gariplik var. Bu sefer mor açtı:) Konuya hakim olmadığımdan şaşkın şaşkın saksıya bakarken mesai arkadaşım Saliha'nın sesiyle irkildim " çift kök ekmiş demek ki annen" Anaaa:) Meğer annem alanında kendince yeni uygulamara girişmiş. Bu arada ben de hafiften gururla söyleyeyım mor menekşeler dört oldu hee:)



Gelişigüzel yazıyorum ya aklıma şuan gelen bir şeyle bitireyim. Annemin annesininin yani anneanemin adı "Çicek". Etrafındakiler "Çicek Ana" diye seslenirdi anneanneme. 2008 de kaybettik kendisini sevgi, saygı ve rahmetle...





21 Mayıs 2011 Cumartesi

"Yazmak" İçgüdüsü

Bence "yazmak" insanlara özgü bir içgüdü olabilir. Bazen içimizden sözcükler, cümleler geçer. Uzunca bir süre bir iki deneme ve makale dışında neredeyse hiç yazamamamın en büyük nedeni "ne ile" yazacağımı bulamamak oldu. Elle mi yazayım yoksa bilgisayarda mı yazayım derken bakıverdim ki bir hayli zaman geçmiş:)

Durum böyle iken blog fikri pratik bir durum gibi geldi. İçimden geçenleri yakalayıp çoğu zaman "serbest çağrışıma" dayalı olarak ilk haliyle yazmayı düşünüyorum. Çocukların kendilerini resimlerle en doğal şekilde dışavurmaları gibi ben de "gelişigüzel" bir iki karalayayım istedim... Hayırlara vesile :)